
| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | |
| 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12 | 13 |
| 14 | 15 | 16 | 17 | 18 | 19 | 20 |
| 21 | 22 | 23 | 24 | 25 | 26 | 27 |
| 28 | 29 | 30 | 31 |
|
Arabesk in da place to be!
“Yoksulluğun devredilmesi” adından da anlaşılacağı üzere devralınmış bir yoksulluğun “biti kanlandıkça” yine başka birilerine devredilmesiyle sürüp giden bir olgudur. (-ki bu bile dönmeyen çarkların en altında kalan malum gruplar için işleyemez olmuş, bırakın yoksulluğun, açlığın azalmasını, devredilmesini bile “askıya alma” durumunda bırakmıştır. Saplanılan bataklıkta uzanan el olmadığı sürece de böyle sürüp gidecek daha doğrusu böyle tıkanıp kalacaktır muhtemelen.) Bu devridaim pek çok içeriğiyle beraber başka alanlardan da gözlemlenebilir. Son (esasen ilk) yazımda bahsettiğim “hükümsüz” kayıplar, o “kanlı güruh” bu bağlamda nerededir diye sorduğumuz zaman kapıyı bize yine onların kardeşleri, tanıkları, varisleri açacak, devraldıları isyanın yeni biçimlerini göstereceklerdir. Bu isyanın, yine underground kaynaklı bir müzikte (arabeskten oldukça farklı görünen oysaki paylaştıkları zemin açısından çok da farklı olmayan bir müzikte) kendisini gösterdiğini düşünüyorum.
Türkiye’nin modernleşme sürecinin ilk aşamalarında Batı kaynaklı olmadığı için yasaklanan arabeskin aksine bu sefer de fazlaca Batı kaynaklı görülen (ve bu sefer bizatihi genel izleyici kitlesi tarafından), bu nedenle de “Olmuyor bizim Türkçe ile bu Rap” serzenişlerine “Pop kimin? Rock kimin? Arabesk kimin? Cevap verin!” diye cevap verecektir nam ı diğer o Ceza. Öyle ya hangisi “bizim”? Ve cidden “hangi Batı?” demekten alamıyor insan kendini. Nasıl bir diyalog bu acaba?
-Sen git elin zencisinin isyanını al da gel. Alacağın olsun.
-Gel beraber olsuuun, gel beraber olsuuun. (Ay bu Müslüm Gürses miydi?)
Rap müziğinin Türk kara sınırlarına girişi “Almancı” denilen Cartel grubu ile gerçekleşti ve beslediği damar itibariyle de (“Sen Türksün, bunu anla, bunu unutmamalı”,“Kaç kere söyledik biz çocuk sana, bir türlü kulak asmadın lafımıza, hadi birak onları gel yanımıza” gibi şarkı sözleri ile) yüksek bir “satış” yakaladı. (Argo mu, ticari mi? Çok müstehzisiniz yani!) Türk Rap camiası, “kartelci” abilerinin grubunun adından mı “kıllandılar” bilmem bir “one hit wonder” ayarında albüm yüzünden tahtı kimseden devralmadıklarını uzun yıllardır çabaladıklarını defalarca söylediler. Cartel’in de göze çarpan sadece Alman ve Türk gençleri sorunuyla sınırlı kalmayan (ancak yine de en çok bu yönleriyle akılda kalan) mesaj kaygısı, başka şarkılarında da mutasyona uğrayarak varlığını sürdürdü. Mesela “Evdeki Ses” şarkılarında görülen “ Melez bir manita yanıma yanaştı, sana mı gidelim yoksa bana, komşular görmesin söyle hemen anama, bir gecelik aşkta yirmi beş pozisyon, fan fini fin fon seksi don” dizeleri Rap müziğin “şanındandır” ve dizelere “sızan” başka topraklar da vardır. Hem onların da Türk olduğunu anladığımız meraklı komşular, hem de anne görmeyecek, hem de melez bi manita eve atılacak.
Biraz önce bahsettiğim bu taht devralma meselesi biraz daha üzerinde durulmaya değer gibi görünüyor. Peki ilk ne zaman bu müzikle tanıştılar? Kim tanıştırdı? Cartel 1995 civarı meşhur olmuşken 2000’li yıllarda, aşağı yukarı 5 yıl içinde böyle bir rap salgını (en azından müziği bizatihi Türk dinleyicisi tarafından icra edilebilecek şekilde etkin ve yaygın) olması pek mantıklı gelmiyor. Bu bağlamda ilkokuldan beri Rap dinlediğini söyleyen ve bu müziği dinlettiği arkadaşlarının “Eee ne zaman konuşmayı bırakıp şarkı söyleyecek bu adam?” sorularına maruz kalan Ceza ve onun durumundakiler bu müzikle nasıl tanıştılar? Almanya’da Cartel’i yaratan, burada Ceza ve Rap’çi koca bir kitleyi yaratan süreç birbirinden çok mu farklıdır dersiniz? İki grubun da devraldıkları miras, bir önceki jenerasyonları olan arabesk çocukları değil midir mesela? Almancıların Türkiye’ye yaptıkları ziyarette gittikleri yer, kendi tabirleriyle “asıl” ocakları nerelerdir? Beraberlerinde getirdikleri yeni şeylerden biri de yepyeni bir müzik türü olamaz mı? Bu sorular akademik dilde “ileri araştırmalara muhtaçtır” elbette ama Türkçe rap denildiğinde de aklıma gelen düşünceler silsilesi bu sorular ekseninde dönmüyor değil.
Günümüzün en popüler Rap’çileri olduğunu sandığım Ceza ve Sagopa Kajmer’in şarkı sözlerine, albüm isimlerine, eski gruplarına ve albüm şirketlerine baktığımız zaman hayli karamsar, öfke dolu ve hatta militarist kelimelerin havada uçuştuğunu görebiliriz; “Kuvvet Mira”, “Yeraltı Operasyonu”, “Nefret”, “Melankoli Recordz”, “Bir Pesimistin Gözyaşları” vb. Tüm bunlar taşınan öfkenin, isyanın bu müzik üzerinden nasıl bir halet-i ruhiyeyi yansıttığını, nereye yöneltildiğini göstermesi açısından ve arabeskle de paylaştığı ortak zemin açısından dikkate değer. “Kul” mefhumu ise sıkça kullanılıp sorunsallaştırılmamaya devam ediyor.
Dikkatimi çeken bir diğer nokta var ki, Rap müziğinin tabiatindan mıdır, yoksa pek çok müzik türü gibi belli bir hayat tarzına da işaret etmesinden midir bilmem yaptıkları müzik türü muazzam bir vurgu kazanıyor şarkı sözlerinde. “Neyim var ki Rap’ten gayrı?” diyorlar bir şarkılarında. Söyleyeni de dinleyeni de “Sensiz bir hiçim” noktasına getiren, her şeyin üzerinden anlatılacağı şey arabeskte aşkken burada bizatihi müziğin kendisi. Bu benzetme fazla mı zorlama oldu diye düşünmekten alamıyorum kendimi ancak aşkın bu kadar görmezden gelindiği (ki canına okunmasına elbette tercih ederim) başka bir müzik gelmiyor aklıma. Aşk doğrudan müziğin kendisi olup çıkıyor sanki. En kalıcı, en değerli ve gelip geçecek fani kişilere endekslenmemiş “nihai aşk”. Bahsettiğim “Neyim var ki” şarkısında da geçen şu sözler durumu daha iyi anlatacaktır: “Bir bahçemiz var; bir taraf çiçekli, bir tarafsa çöl. Bir tarafta gökkuşağı, öbür tarafsa çöl. Sınırda kalmışlardanız biz; hep sınıfta kalmışlardan. Çok uzaktayız; sıkıntı çekmişlere yakın bir yerde.”
Agresif, bundan sebep olsa gerek mebzul miktarda küfürlü, “nası kodu lafı”lı, ancak devralınan isyanın haklarını saklı tutan bu müzik, birbirleriyle sürekli kavga halinde olan (ki bu kavgalar da fazla “çakma” gelmiyor değil insana; şimdi bu birbirlerini öldüren ünlü Rap’çiler “Tupac ve (vs) Notorious B.I.G” geleneği midir yoksa “siz babadan böyle mi gördünüz”) rakip “müzikdaşlar”ın arasından sıyrılmayı başarıp, nihayet ekranlarda, radyolarda ve hatta reklamlarda kendisini geniş kitlelere duyurmayı başardı.
Burada elbette homojen bir rap müzikten bahsetmek yanlış olacaktır ancak ne tür müzik olursa olsun, ne kadar zorlarsa zorlasınlar bu sistem içinde ancak karlı bir biçimde satıldığı sürece isyana izin vardır. Arabeskin de (ki isyanının yöneldiği noktasının hiç de politik sakıncaları olmamasına rağmen) Rap’in de, Rock’un da MTV’de görünmeye başlamasıyla “belee yımşak yımşak” bir türe dönüşmesi de “baskıcı tolerans” (repressive tolerance) denen mefhumun tam da burada en can alıcı örneğiyle teşrif buyurmasını sağlar. Keza Ceza’nın da Milliyet Gazetesi’nin sesi olması “izin verilen ölçüde”, “izin verilen şeylere” olan isyanından, kızgınlığındandır. Ancak her seye rağmen bunu pozitif yönde “gelişmekte” olan şeylere yoruyorum ben. En azından “arabeskçi” tek mutluluk kaynağı olan aşkı ile ”sevgili merkezliyken” (ya da itici gücü son kertede bu iken), oralarda bir yerlerde, kendisinden uzak bir cennet tahayyülüne (ki bu bir sevgili üzerinden edinilebilir bir şeymiş gibidir) sahipken, Rap’te sorunlarını içinde bulunduğu bağlam üzerinden daha rasyonel değerlendirebilen umut veren şeyler görebiliyorum. (gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var?)
