
| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | |
| 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12 | 13 |
| 14 | 15 | 16 | 17 | 18 | 19 | 20 |
| 21 | 22 | 23 | 24 | 25 | 26 | 27 |
| 28 | 29 | 30 | 31 |
|
Tuğba Maran
‘Im Juli’ filminde sevdiğim tek şey şuydu: Bir Türk genci amcasının cesetini, yanındaki her şeyden habersiz Alman arkadaşı ile birlikte, arabanın bagajında ta Almanya’dan Türkiye’ye getirir. Gümrük polisi, adamdan şüphelenir ve arkadaşıyla beraber nezarethaneye alınırlar. Türk genç, durumun dimağ sarsıcı abukluğu konusunda Alman arkadaşıyla hemfikirdir. Ancak gümrük polisleri işin aslını öğrenince (adamın katil olmadığını, üstüne üstlük amcasının cesedini ‘vatan toğrağına’ taşıdığını) onu kahraman gibi karşılar, sigarasını yakar ve yüzlerindeki kocaman gülümseme ile (sen neymişsin be abi!) geleneklerini unutmamış, örnek Türk olarak görürler. E genç de aldığı cesaretle rahatlar, “Sahi ya! Ne kasıldım boşuna?” dercesine gülümser.
Gazetelerde Ogun Samast’ın hem Samsun hem de İstanbul polisince nasıl karşılandığını görünce ister istemez aklıma bu filmden bahsettiğim sahneler geldi.
Biz kaç ‘iyiyiz’?
Samast, kimi öldürdüğünü söylediği zaman muhtemelen oradaki polisler için resim yeterince netti. Elbette suçun hukuki bir cezası olacaktı ancak hem kendi vicdanında hem de beraber fotoğraf çektirdiği polislerin vicdanlarında o suçsuzdu. Sorgusuz sualsiz Ogun ‘bizdendi’ ve ‘bizden olmayanı’ öldürmüştü. Bunda anlaşılmayacak ne vardı?
Çünkü bizim ‘ampirik kötülerimiz’ vardır. İyimiz de kötümüz de (ama bilhassa kötümüz) çıplak gözle tek bakışta anlaşılır cinstendir üstelik. Bu ülkenin insanlarına “Bana kötülüğün resmini çizebilir misin Abidin?” diye soracak olsak, hemen Türk filmlerinde omzunun üzerinden konuşan, binbir çeşit mimikle yüzünden sahtekârlık, kötülük akan adam ve kadınlar ya da televizyalarımızdaki çamaşır suyu reklamlarından, elinde megafonla ‘mikrop yayaaağğlııım’, ‘kötüyüm ben kötüyüm kötüyüm’ diye şarkı söyleyen virüs gibi bir figür çizileceğine neredeyse eminim. Kötü kötüdür ve %100 doğala özdeş kötülük ihtiva eder, eser miktarda iyilik kabukları görülebilir. Yani birileri kötülük için yaratılmıştır ve net olarak tanımladığımız belli kişiler kötüdür, hemzemindir.
Bu nedenle komplo teorileriyle genellikle (sadece?) dış ilişkiler konusunda sıkça içli dışlı oluruz. Ancak kendi içimizden bir İrlandalıya da her zaman hazırızdır. Adı üstünde işte yabancı daha ne olsun? Kötü bize yabancı (‘yancı’ yazdım yanlışlıkla, bak bu da manidar) olandır. Barizdir, konu kapanmıştır.
Son bir sigara içelim, öyle git gideceksen
Ancak Ergenekon davası gibi ezber bozan türden olaylar yaşadığımızda yine aynı paradigmalarla düşünmek kolay değildir. Tüm anlama, düşünme, analiz ve yorumlama biçimlerimiz yerle bir olacaktır. Yıllarca benimsediğimiz komplo uyumlu algı şemalarımız ‘içimizden’ birilerine yönelmekte sekteye uğrayacaktır. “Anlamıyoruz biz bu Ergenekon’dan” serzenişleri tam bu sebeple çok mantıklı ve çok mantıksızdır.
Mantıklıdır çünkü Ergenekon davası, komplocu düşünme biçimimiz için biçilmiş kaftan gibidir. Mantıksızdır çünkü bu düşünme biçimi sadece tek yönde işleyen bir çıkmaz sokaktır. İstisnaları eser miktardadır ve belki çok iddialı olacak ama tüm ülke tarihi yıllarca bu minvalde öğretilmiş ve anlaşılmıştır. (Aklıma yararlı ve zararlı cemiyetleri karıştıran, bir ona bir buna giden iki kişinin konuştuğu karikatür geliyor) Birisi çıkıp da olayları tersyüz edip bakmamızı, burnumuzun ucundaki kâğıdı görmemizi (tam da burnumuzun ucunda olduğundan bulanıktır belki) söylediğinde, ‘yediğimiz kaba tükürmek’le tükürmemek arasında korkunç bir ikilemde kalırız. Çünkü ‘Ellere var da ‘bize’ yok mu?’diye sorarlar adama. Bizler bir yandan “Kör müsünüz, nasıl anlamazsınız?” sorularına maruz kalırken, bir yandan da “Amma komplocu milletiz ha” diyen çatal dilli bir söyleme ‘maruz’ kalırız. Keza geçenlerde Taraf’ta Alper Görmüş “ulusalcılar, ulusalcı gazeteyi bombalamış keh keh” diyenlerle dalga geçerken, Murat Belge dış ilişkileri anlamakta anahtar bir kelime olan dış mihrak komploculuğumuzu alaya alıyordu. İşte bu noktada kafamız biraz bulanıyor.
Mesele ‘içeriye’ karşı da biraz komplocu olmak mı yoksa bu anlayışı tümden lağvetmek mi? Yoksa son bir kez daha kullanıp bırakmak mı?
-İstanbul-
tugbamaran@gmail.com
