Hayata dair bol zeytinyağlı laf salatası. (domatesler organik)
Pul

Aralık 2008
PzrPztSaÇaPeCuCts
123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031
Ara
Ana Sayfa > S. Kuzey Yıldız > Beyazcamdan para-seksüel referanslar
Beyazcamdan para-seksüel referanslar


S. Kuzey Yıldız

Paranoya ve dönüşüm... Bu iki kelime günümüzü tasvir eden sözcükler olarak, geleceğin anahtar sözcükleri olarak anılacak. Yaşadığımız olaylar, ihtimaller, döngüler ve geribildirimler gösteriyor ki; son yılların ruhunu oluşturan kelimeler bunlar.

 

Pazartesi rutinine ya da pazar kahvaltılarına kanlı olaylarla başlıyoruz. Bombalanmak, parçalanmak, sakat / kısır / kör / sağır kalmak an meselesi. Çöp konteynırları, alış veriş merkezleri, toplu taşıma sistemleri, havaalanları, terminaller, istasyonlar, gökdelenler, kuleler, köprüler, ibadethane ve mabetler, kamu kuruluşları, siyasi parti merkezleri hatta pazar meydanları... İşte her yer böyle korkuyla doluyor her geçen gün. Terörizmin zihni bulandırdığı, fevri adım attırdığı, talihsiz  diplomatik açıklamalar yaptırdığı, ölümcül günahlar işlettiği güneş takvimlerindeyiz artık. Bu yüzden paranoya önce kendi bedenlerimizde kuluçkaya yatıyor, altbilinçlerimize yumurtalarını bırakıyor.

 

Teröre gelen yorumlar yerel / bölgesel / ulusal / uluslar arası çaplara göre değişiyor. İntihar keseciği bedenlere sarılan patlayıcılar, ‘paranoya pozitif’ bedeni infilak ettirdiğinde, geride parçalanmış cesetler, patlayan altyapı şebekeleri, elektrik-gaz kesintileri, kırık camlar, yanık ve en çok da kan kokusu kalıyor. ‘Breaking The News’ haberciliği günden güne önem kazanıyor. Faillere verilen sıfat, yayıncı ülkenin politikalarına göre değişiyor. Terörist, bombacı, özgürlük savaşçısı, gerilla, gönüllü, asi, tetikçi... Eylemcinin adı, patlayıcı türleri kadar çeşitlilik gösteriyor.

 

Ve insan sormadan edemiyor. Kimin acısı gerçek? Akabinde, aklıma “hiçbir savaş kutsal değildir” geliyor. Siz söyleyin; kim doğru?

 

Yeni çağın hastalıkları arasına ‘acımasız dünya sendromu’ da girdi. Fransız şair Baudelarie, 1860'ların başında kendi dergisinde şunları dile getirmişti:

 

"Günü, ayı ya da yılı ne olursa olsun, herhangi bir gazeteyi açıp da herhangi bir haberin herhangi bir satırında insanın sapkınlığının en ürkütücü izlerini görmemek imkânsızdır. Her

gazete, ilk satırından son satırına kadar, bir dehşetengiz olaylar silsilesinden başka bir şey değildir. Savaşlar, işlenen suçlar, hırsızlıklar, cinsel sapkınlıklar, işkenceler, prenslerin, ulusların ve tek tek insanların kötülükleri; tam anlamıyla evrensel bir vahşet objesi. İşte, uygar insanlar her gün sabah öğünlerini yemeye bu iğrenç iştah açıcılarla başlıyorlar."

 

O, bu satırları yazdığı çağda gazetelerde henüz canlı-kanlı felaket fotoğrafları yoktu. İleriyi görmenin olup olabilecek tanımı budur herhalde. Çok değil, Benazir Butto suikastı ve katliamında medyada yer alan görsel malzeme haddini aşacak nitelikteydi. Macar asıllı ABD'li iletişim bilim profesörü George Gerbner'ın ortaya attığı Acımasız Dünya Sendromu da, benzer üslupların yıkımı üzerine inşa edilmiş bir gerçek. Sendrom, her gün en az birkaç saatini televizyon karşısında, sıklıkla haber bültenlerini takip ederek geçiren; bilhassa kanlı flaş haberleri bekleyen bir kitlenin hastalığı olarak açıklanabilir. Gördüğü kanlı sahnelerle, ‘haberi önce bizden alırsınız’ mottosunun yayınlattığı sansürlenmemiş ham terör görüntüleriyle, spikerin ağız dolusu felaket senaryolarıyla, olay yeri muhabirlerinin iştahla anlattığı olaylar silsilesiyle, tekrar görüntüleri ve montaj ustalıklarıyla çok fazla içli-dışlı olan kişi; evinden çıkamaz hale geliyor. Zira çıksa iki sokak ilerideki çöp kutusundaki, 2 kilometre uzağındaki alışveriş merkezindeki ya da her gün kullandığı metro istasyonundaki bomba infilak edebilir ve türlü felaketler başına gelebilirdi. Şükürler olsun evinde oturuyordu(!) Hiç bir şey yapmasanız dahi, paranoya zaten evinizin salonundaki, mutfak duvarındaki, yatak odanızdaki televizyondan size bulaşıyor. Hepimiz ‘paranoya pozitif’iz bugünlerde.

 

Sendrom, insanlarda daha tehditkâr bir dünya algılamasına yol açıyor. Bilhassa görsel şiddete aşırı maruz kalan bireyler, dünyayı olduğundan daha karanlık ve kötü bir yer olarak görmeye ve radikal grupların şiddetine kurban gideceğine dair kuşatıcı bir korku iklimine girmeye başlıyor. Çocuklar, tabi ki en masum kurbanlar olarak listebaşı oluyorlar. Uzmanlar, sendrom sonucu kurban psikolojisine giren küçük yaştaki çocuklarda, ağlama sıklığı, kucak isteme, saldırganlık eğilimi, uyku bozuklukları, kekeleme, tuvalet alışkanlıklarında bozulma, güven sorunları, sosyal etkileşimden kopma, yeme düzensizlikleri, psikosomatik bozukluklar, benlik değerinde düşme, dikkatini odaklaştırma sorunları ve depresyon eğilimi gibi semptomların görüldüğünü kaydediyor.

 

Blumia ya da anoreksiya tarzı pop-çerez hastalıkların yanına, okkalı bir hastalık yerleşti. Öyle manken hastalığı türünden elit bir rahatsızlık da değil. En kötü ihtimalle tüplü bir televizyona sahip, ortalama bir vatandaşın kapabileceği bir hastalık.

 

*   *   *

 

İkinci anahtar sözcük ‘dönüşüm’ diye kaydedildi. Nedenine gelince. Türkiye reklam sektöründe günden güne patlıyor. Artık her şeye daha çok dikkat ediyoruz. Boyundaki gıdıya, meme ucundaki piercinge, yanaktaki bene, dudaktaki dolgu malzemesine, sol kaşa yerleşmiş snob kalkıklığa, düşükbeldeki ‘çatal’a... Gözdeki envai örtülü seksistliğe ve yüz hatlarından tinsel okumalar yapmaya alışıyoruz. Billboard’lardan bize bakan pek çok ifade var. Zamanla suratımıza yerleşen ifadeler / mimikler / mimler. Farkında olmadan dönüşüyoruz. Boy aynasından fotoğrafımızı çekiyoruz. Jimnastik salonlarını –eskiden daha masum olan salonlara verilen bu adı daha çok seviyorum- dolduruyoruz. Boxerlarımızın belindeki markayı gösteriyoruz. Nasıl olduysa bir türlü altımıza giyemediğimiz iç çamaşırlarımızı ‘gösterip’, “Hani? Bak, işte yok ki!” diyerek punduna getiriyoruz. Dönüşüyoruz. İfadelerimizi, fiillerimizi, tensel ve tinsel temaslarımızı, hatta gülüşümüzü satıyoruz. Ondan dahi mahrum kalmışsak doğuştan, bir gamze konduruyoruz neşter yaralanmalarıyla yanağımıza. Porno yıldızlarına özeniyoruz. Hafifmeşrepliğin dozu fazla gelince doğamıza, ofisi terkedip tuvalette ağlıyoruz. Hem artık orada bizi görenler, filmlerdeki gibi mendil de uzatmıyor. Bu sahne görselitedeki yerini çoktan kaybetti.

 

Bunlar iyi günlerimiz. Elimizi yıkadığımız restoranın sıvı sabunundan elimize geçen ve neon ışıklarında kendini gösteren koca bir çokuluslu şirket logosu, trafik ışıklarında ‘harcadığınız’ zamanı paraya dönüştüren  sesli marka sloganları yolda... Çok mu uçtum? Sadece biraz uydurdum. Uzayda ve zamanda kaplayacak Allah’ın salisesi / santimetresi kalmayınca sıra bedenlerimize gelecek. Hoş, bu sabah yüzünüze tutturduğunuz o hınzır dudak büzen mimik hangi reklamdan?



Gelen Yorumlar
Toplam 1 yorum, 1-1 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
canım arkadaşım
Yazılarının bir kısmını okudum.Tepedeki yazıyı okuyunca yine aynı şeyleri düşündüğümüzü farkettim.Aynı hisler ,aynı korkular, aynı başkaldırışlar vs. Ama kötü olan birşey var.Biz lise sıramızda edebiyat derslerinde kompozisyon günlerini sabırsızlıkla beklerdik senle. Ve Ayşe Hocamız güzel konu başlıkları versin de duygularımızı ve içimizi biraz da konudan saparak kendimizi anlatalım diye.Şimdi yazılarına bakıyorum bu çirkin suratlı hayat onlara da kan sürmüş.Bahara sımsıkı sarılan, uçurtmaları masmavi gökte özgür bırakan, kış sobalarında kestane patlatan ,umutları pembelere boyayan sözcüklerimizi sansürlemiş; yerine kocaman bir kara çadır kurmuş hayat. Hem üzüldüm hem özledim o güzel yılları.
BURCU YURDAER eklemiş. | 24 Mayıs 2008 Saat 00:32
Yorum Ekleyin
Başlık
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.
Onay Kodu

 
GünlükHayat.com
Hiçbir hakkı saklı değildir / Copyleft 2005-2008
[GünlükHayat'ta yayınlanmasını istediğiniz yazılarınız için: ghposta@gmail.com]